‘’Demirok yazısında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu’da yaşanılan trajedilerin yüzyıllar boyunca birlikte yaşamış Türklerin ve Ermenilerin ortak acısı olduğuna işaretle, geçmişe takılıp kalınmayarak, Türkiye ve Ermenistan arasında kalıcı dostluk ve işbirliğinin tesisi imkanlarının araştırılmasının önemini vurgulamakta.’’
Mainz ve Zürih’te Başkonsolos olduğum yıllarda, vatandaşlarımızın ilgi duydukları konularda derneklerimizin düzenledikleri toplantıları ben de izlerdim .Bu toplantılar vatandaşlarımızla birlikte olmam için benim açımdan bir fırsattı. . Toplantılara kimi zaman konferanslar vermek amacıyla Türkiye’den uzman kişiler de davet olunurdu.
Konferans verilen konulardan biri de 1915 yılına ilişkin Ermeni iddiaları idi.
Bu konudaki konferanslarda,1915’in Birinci Dünya Savaşı’nın en şiddetli yılı olduğu,Osmanlı’nın üç cephede (Çanakkale,Kafkasya,Suriye/Filistin ) savaştığı,Kafkas cephesinde Rus işgali tehdidiyle karşı karşıya kaldığı,Rus işgal harekâtını kolaylaştırmak amacıyla bölgedeki Ermenilerin Osmanlıya karşı isyan ederek, silahsız sivil halkı öldürmeğe başladıkları,Osmanlı topraklarını paylaşma planları olan İngiltere ve Fransa’nın da bu isyana destek olduğu,isyanın yayılmasını önlemek amacıyla Osmanlı yönetiminin askeri gereklilikle Ermenileri daha güvenli bölgelere (Suriye ve Mezapotamya) zorunlu göçe (tehcir) tabi tuttuğu,çok güç koşullarda gerçekleşen zorunlu göç sırasında acı olayların ,eşkiya saldırılarının,salgın hastalıkların,mağduriyetlerin yaşandığı,Osmanlı yönetiminin zorunlu göç sırasında görevini kötüye kullanan asker dahil kamu görevlilerini yargılayarak idam ve çeşitli ağır cezalara mahkûm ettiği anlatılır ,
“Osmanlı yönetiminin soykırım yapma gibi bir niyetleri olsaydı,kendi askerlerini ve diğer sivil kamu görevlerini yargılayıp idam eder,diğer ağır cezalar verir miydi?” sorusu yöneltilirdi.1948 BM Soykırım Sözleşmesi’nin soykırım konusunda aradığı koşullardan birinin “soykırım niyetiyle bir grubu yok etme olduğu” anımsatılır,soykırım suçlamasının “gerçek kişi” lere yöneltilebileceği,bir halka ve “tüzel kişi” olarak devlete yüklenemeyeceği vurgulanırdı.Yargı organı tarafından verilmesi gereken soykırım kararının yasama organı tarafından verilemeyeceğine işaret edilirdi.
Zürih’te düzenlenen bu tür konferanslardan birine rahmetli Büyükelçi Gündüz Aktan da davet olunmuştu. Ermeni iddialarının temelsizliğini anlatan Aktan konuşmasında,İngiltere’nin, ” Ermeni katliamı suçlamasıyla” bazı üst düzey Osmanlı yöneticilerini cezalandırmak istediğini,Osmanlı Hükümeti’nin Şubat l919’da , İngiltere’den katliamı soruşturmak amacıyla oluşturulan Komisyona ,Birinci Dünya Savaşı’nın tarafsız ülkeleri İsviçre,Danimarka,İspanya,İsveç ve Hollanda Hükümetleri’nden ikişer üye göndermesini talep ettiğini, İngiltere’nin Osmanlı Hükümeti’nin bu talebine karşı çıktığını belirtmiş ve bu konuda İngiliz arşivlerinde yer alan iki belgeye işaret etmişti.
Belgeleri gören vatandaşlarımızın ilk tepkisi, “ Osmanlı Hükümeti’nin talebi,gerçeklerin ortaya çıkmasından ,tarihimizle yüzleşmekten çekinmediğini,bizi suçlayanların ise bundan kaçındığını gösteriyor. Osmanlı Hükümeti’nin talep ettiği şekilde soruşturma yapılsaydı o tarihlerde nelerin yaşandığı bugün daha iyi anlaşılabilirdi.İngiltere’nin bu talebe neden karşı çıktığı ve neden diğer ülkelerin suskun kaldığı araştırmaya değer bir konu.” şeklinde olmuştu.
1991-2002 yılları arasında TBMM’de üç dönem Ankara milletvekilliği yapan SBF’den sınıf arkadaşım gazeteci,yazar Uluç Gürkan,yeni yayınlanan “ ERMENİ SORUNU’NU ANLAMAK Önyargıları Aşmak ve Nefretten Arınmak” başlıklı kitabında,İngiltere’nin bu tutumuna ve diğer ülkelerin suskunluğuna ışık tutuyor.Anlaşılıyor ki, İngiltere, çok sayıda İttihat ve Terakki Parti yöneticisini “Ermeni katliamı suçlamasıyla” cezalandırmakta kararlıdır.Devrin Tevfik Paşa Hükümeti ,yargılamaya uluslararası meşruiyet ve güvenilirlik kazandırmak amacıyla, katliam suçlamalarını araştırmak için oluşturulan Komisyona Avrupa’lı tarafsız beş ülkeden ikişer üye davet edilmesini ister.Bu talep İngiltere’nin hoşuna gitmez.İngiltere,Osmanlı Hükümeti’nin bu davetinin İsveç,İsviçre ve Hollanda’ya ulaşmasını engeller.Davetin ulaştığı Danimarka ve İspanya’ya Fransa’nın da desteği ile gözdağı verir,Tevfik Paşa’yı devirip yerine Damat Ferit Paşa’nın atanmasını sağlar.İngiliz Hükümeti,Malta’da topladığı Türkleri yargılayıp,cezalandırmak için kanıt peşinde koşar.Ancak, cezalandırılmak istenen kişiler hakkında İngiliz Kraliyet Başsavcısı, hukuki geçerliliği olan bir kanıt bulamaz ve bu kişiler serbest bırakılır.Kitapta,İngiliz Kraliyet Başsavcının verdiği takipsizlik kararı Ermeni iddialarının hem tarihi,hem de hukuksal açıdan geçersizliğinin kanıtlarından biri olarak sunuluyor. Gürkan ,” İngiliz Kraliyet Başsavcılığı kararı açıklansın,Ermeni iddiaları çöker.Türkiye bu dosyayı İngilltere’den istemeli” diyor . Ermeni sorununu anlamak isteyenlerin Uluç Gürkan’ın kitabını edinmelerini öneririm.
Savaş yılları Anadolu insanı için acılı yıllar,çok göz yaşının döküldüğü,trajedilerin yaşandığı yıllar.Baba tarafından Gaziantep’liyim.Rahmetli babam küçük yaşta Antep’ten Ankara’ya gelmiş.Rahmetli bu konuda bizlere birşeyler anlatmazdı.Tek anlattığı savaşta ailesini kaybettiği,evlerinin yakılıp,yıkıldığı idi.Yıllar sonra öğrendim, Fransa’nın Sevr Anlaşması sonrası Adana’yı,Maraş’ı, Antep’i nasıl işgal ettiğini,bu bölgelerdeki askeri varlığının yarısını Ermenilerin oluşturduğunu,bölge halkının büyük kayıplar vermesine karşın Fransız işgaline karşı kahramanca direndiğini.Şimdi düşünüyorum da, babam savaş yıllarında çektikleri acıları bizlerden saklamıştı.Kimselere kin gütmemizi,intikam duygularıyla yetişmemizi istememişti.Kimbilir Anadolu halkında,aynı düşüncelerle anlatılmamış nice acı anı var.
Yüzyıllarca birlikte yaşadığımız Ermenilerle ilgili olarak savaş yıllarında yaşanan trajediler hakkında okullarda bizlere okutulan tarih kitaplarında fazla bilgi yoktu.Besbelli ki Cumhuriyeti kuranlar,Cumhuriyetin kin,nefret ve intikam üzerine değil,barış,dostluk,karşılıklı anlayış ve saygı üzerine inşa edilmesini öngörmüşlerdi.Cumhuriyet eğitiminden geçmiş biri olarak, dedelerimin, nenelerimin savaş yıllarında yaşadıkları acılara,pek çok meslektaşımın ASALA terörünün kurbanı olmasına rağmen ,kimselere kin duymuyorum,kimselerden nefret etmiyorum.
Anlamıyorum özellikle diaspora Ermenileri’nin bizlere karşı bunca kinini,nefretini ve kimi ülkelerin oy peşinde koşan siyasilerini Türkiye’ye karşı tutum olmaya zorlamalarını. Deniliyor ki, diaspora Ermenileri içinde yaşadıkları ülkelerde kimliklerini Türk düşmanlığını yaşatarak koruyorlar,aksi takdirde eriyip gidecekler.Bu nedenle de Türkiye aleyhinde parlementolardan karar çıkarma gayreti içindeler.Nefretle beslenen kimliğe aklım almıyor. Kimliği yaşatan kültürdür,dildir,geleneklerdir,göreneklerdir. Ermenilerin de bizim gibi zengin kültürleri,köklü gelenekleri var.
Diaspora Ermenileri kimliklerini korumak istiyorlarsa,kime çıkar sağlayacağı belli olmayan girişimlerden vazgeçerek kültürlerine sarılsınlar,ekonomik,sosyal sıkıntıların üstesinden gelmeğe çalışan Ermenistan halkına en akıllıca nasıl yardımcı olabilirler bunu araştırsınlar. Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in SARI GELİN Belgeseli’nde ( 2003) yer alan yıllar önceki şu çağrısına kulak versinler:
“Fransız Senatosunun kararı mı? Amerikan Senatosunun kararı mı? Kim reçeteyi verecek, kim bizim doktorumuz? Ermeniler Türklerin doktoru, Türklerde Ermenilerin doktoru. Bunu dışında, doktor, ilaç, hekim yok. Diasporaya sesleniyorum, Ermenilere şunun için sesleniyorum. 1915’ e takılıp kalmayın. Orada artık bir Ermenistan gerçeği var. Kendi soyunuzun, halkınızın gerçeğini düşünüyorsanız, bakın ki sizlerde bizler gibi bu iki toplumun birbirleriyle nasıl barışık yaşar bunun için çaba sarf edesiniz.’’
Ocak 2007’de insanlarımızı derinden üzen menfur bir suikast sonucu yaşama veda eden Hrant Dink’in bu sözlerinin içinde,sevinci,hüznü,gururu birlikte yaşayan,aynı kaderi paylaşan insanların özlemleri var.Bu sözlerde insanlığın barış içinde,kardeşçe yaşama arzusunun kin ve nefrete yenik düşmemesi,önyargılardan ve nefretten arınılması için haykırış var.İçinde yaşadığımız bölgede herkesin,her tarafın dostluktan,barıştan,karşılıklı anlayıştan,saygıdan elde edeceği o kadar çok yarar ki.
1915’e takılıp kalan Ermenilerin o tarihte yaşananları anmak,intikam hislerini dillendirmek amacıyla 2015’te uluslararası çapta büyük etkinlikler düzenlemeyi planladıkları söyleniyor.2015 istenirse barış ve dostluk yılına da dönüşebilir,Kafkaslar’da kalıcı barışın tesisi için bir fırsat penceresinin açılmasına yol açabilir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecinde,XX. yüzyılın başları Osmanlı topraklarında acıların,felaketlerin,trajedilerin yaşandığı yıllar.Bu acılar ortak acılarımız.Ortaklaşa yas tutacağımız acılar.Tarihin derinliklerine yeniden inelim.Sadece Osmanlı değil,Rus,İngiliz,Fransız,Alman,Amerikan vb. arşivlerini yeniden tarayalım.Ermenistan’daki arşivleri açalım.Tarihçiler,önyargısız,tarihi hissiyatlardan bağımsız arşivlerdeki belgeleri incelesinler,tartışsınlar.
Bu süreci soğukkanlı ve sağduyu ile yaşayalım.Geçmişte birbirini boğazlayan Avrupa halklarının bugün Avrupa Birliği çatısı altına bir arada yaşadıklarını unutmayalım.
Geçmişle ilgili araştırmalar yapılırken geleceği nasıl inşa edebiliriz,karşılıklı güven ve itimat ortamını nasıl yaratabiliriz,nefretten nasıl arınabiliz bunu da düşünelim.Gelecek kuşaklara nasıl bir Kafkasya bırakmak istiyoruz ona odaklanalım.2015 bu açıdan geçmişte yaşanan ortak acılardan,trajedilerden derslerin çıkarıldığı,Kafkas barışının temellerinin atıldığı,siyasi,ekonomik,kültürel ve diğer alanlarda ilişkileri geliştirme yollarının araştırıldığı bir yıla dönüşebilir.Türkiye ile Ermenistan arasında 10 Ekim 2009’da Zürih’te imzalanan ,uluslarası toplumın desteğine sahip, protokolların bu süreç içinde yürürlüğe girmeleri ” Kafkas Barışı” için önemli ve tarihi bir adım olabilir.
19. yüzyıl sonunda, Ermeni milliyetçileri,Batılı siyasî idealler ve kendi vatanlarını kurma arzusuylakışkırtılmış olarak,Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan etmeye başladı.1.Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Rus birlikleri Türkiye’nin doğusunu
işgal etti ve pek çok Ermeni onların saflarına katıldı.1915 itibarıyla, Hıristiyan Ermeniler ve Müslümanlar arasındaki
çatışma trajik bir kan gölüne döndü. Sonraki beş yıl içinde, iki
milyondan fazla Ermeni -Türk, Kürt ve Azeri- Müslüman hastalık, açlık,
soğuk ve katliamlar sonucu öldü.
Bu bir saatlik program bu korkunç çatışmanın ayrıntılarını
incelemekte, gerekçelerini açıklamakta ve Batılı güçlerin bu çatışmada
oynadığı kilit rolü ortaya koymaktadır.
Ermeni İsyanı 1894-1920 ; Türk, Rus ve Amerikan kaynaklarındaki arşiv
filmlerini ve fotoğraflarını kullanmakta ve aşağıda belirtilen
uzmanlar ile yapılan görüşmeleri içermektedir:
Norman Stone, Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü
Yusuf Halaçoğlu, Gazi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GSAM) Müdürü
Justin McCarthy, Louisville Üniversitesi Tarih Bölümü
Yusuf Sarınay, Devlet Arşivleri Genel Müdürü
Seçil Karal Akgün, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Tarih Bölümü
Stanford Shaw, Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü
Kemal Çiçek
Türk Tarih Kurumu
Ermeni Masası
Kızılay Sok 1 Sıhhiye Ankara
Tel : 0312 310 23 68/ 257 – 0312 311 65 24 – Fax: 0312 310 16 98
Haberi Facebook ve diger sosyal medya paylasim sitelerinde paylasmak icin alttaki secenekleri tikla…




