Ahmet Aras Uysal
Selamlama ve Teşekkür
Saygı değer okurlar,
Bundan böyle www.turkworld.ch sayfasında şahsımın ele aldıgı yazıları beğenilerinize sunacağım. Bu ailenin yeni bir ferdi olmak beni son derece mutlu etmekte. Bu sebepten ötürü, bana bu fırsatı tanıyan Cemil Baysal beyefendiye teşekkürü bir borç bilirim.
Bir yazar için en zoru kendinden bahsetmek olsa gerek. Usul ve erkana uygun bir biçimde, ilk defa karşılaşanların adetine uyaraktan, kısaca kendimi tanıtmak isterim.
Anadolu insanı sılayı terk edeli tam 50 koca yıl geçmiş. Yarım asırlık bu olgudan, bizde payını alanlardanız elbet. İsviçreye 70lerin başında gelmiş, Konyalı bir ailenin, üçüncü kuşağına mensup bir kardeşinizim. Otuzlu yaşlara merdiven dayadığım bir dönemdeyim. Gözümü “sıla” diye açtığım gurbet el ile, tekrar gözlerimi “vatan” diye kapıyacağım toprakların arasında geçen bir zaman dilimidir benim hayatım.
Geride bıraktığım ömrümün çoğunlugu ise eğitimle pek bir haşır neşirdi. İlk ve orta okul dönemi Aargau bölgesinin güneyinde bulunan, Menziken kasabasında geçti. Daha sonra iktisat lisesinde okumak için Aarau şehrinde bulunan Alte Kantonsschule okuluna kayıt oldum. Mezuniyetin akabinde, aynı okulun bünyesinde bulunan düz liseye yatay geçiş yaptım. Böylelikle Zürih Üniversitesine giden yolda açılmış oldu. Liseyi çift diploma ile atlatan bendeniz, halen bahsi geçen üniversitede öğrenimime devam etmekteyim. Psikoloji bölümünü bitirdikten sonra, şu an gazetecilik (yayımcılık) ve iletişim bilimleri ana dalında tahsil görmekteyim. İkinci bir yan dal olarak tekrar iktisat bölümünüde seçen ben, aynı zamanda bir telekomünikasyon şirketinde görev yapmaktayım. Sevgi dolu bir eş, mutlu ve huzurlu bir evliliğin yanı sıra, muhteşem bir anne babaya ve bir okadar nevi şahsına münhasır, kalabalık bir aile efradına sahibim. Elhamdülillah!
Artık tanıştığımıza göre. Serüvenin ilk yolculuğuna çıkmak için, rüzgarıda arkamıza alarak, yelkenler fora diyoruz!
KÖPRÜ İNSANI
Aynı noktaya bakıp, ayrı şeyler görebilme yetisi, sadece insanoğluna nasip olan bir durum. Daha doğrusu bu tam anlamıyla bir sınav. Birlikte yaşamanın zorunlu kıldığı bir sınav. Biz kendimizi nasıl görüyoruz? Başkaları bize bakarken ne görüyor? Biz kimiz? Amacımız, hayat gayemiz nedir?
Türkler artık avrupanın göbeğinde yaşıyor. Dördüncü kuşak ufaktan filizlenmeye başladı bile. Dolayısıyla geri dönüş meselesi belki birinci ve ikinci kuşağı bağlıyor olabilir. Fakat doğma büyüme avrupalı olan bir nesil, köklerini günden güne daha da derinlere salıyor. Ama elbette bu köklerin ne denli sağlıklı olduğu, ciddi bir biçimde sorgulanmalı.
Peki avrupanın yerlileri bizlere hangi açıdan bakıyor? Bizleri nasıl değerlendiriyor? Türkiye denince kafalarda canlanan ilk resim nedir? Elbette ülkemizi tanımlayan birçok simge ve sembol var. Ama aralarında öyle bir tane var ki, içinde bulunduğumuz duruma karşı ilaç mahiyeti taşımakta. Türkiye denince akla ilk gelen şehir İstanbul olsa gerek. Bu şehrin ana simgelerinden biride köprüleri. Ama bu herhangi bir köprü gibi değil. İki kıtayı birbirine bağlayan bir olgu bu. Farklılıkların kesişebildiği ve içinde her türlü alışverişi barındıran bir yapı. Türkiye dendiği zaman, akla gelen boğaz ve köprü manzaraları, bence insani ilişkiler seviyesindede hakim olan pozitif bir önyargıya dönüşmeli. Yani Türk dendiği vakit, entegre olmuş, dil bilen, sosyal faliyetlerde bulunan ve en önemlisi kendi kimliği ve içinde yaşadığı toplum arasında bizzat köprü görevi gören, bir kişi olarak algılanmalı. Herkesin ortak hedefi bu minvalde olmalı. Ancak henüz o seviyeye ulaşamadığımız, en az yukarıda belirtmiş olduğum hususlar kadar aşikâr.
Bizden beklenen entegre olmamız, toplumsal hayata ayak uydurmamız. Entegrasyondan ziyade, hızlıca bir asimilasyon dalgasıyla karşı karşıyayız. Yani bizi biz yapan değerlerden uzaklaşıp, günden güne batının bataklığına doğru çekilmekteyiz. Halbuki bu durum kendimize olduğu kadar yerli toplumlarada zarar vermekte. Bizim kültürümüzden sadece mideye hitap eden unsurları değil, ruhani boyutta da bir doyum sağlıyabilen iyi yönlerimizi ön plana çıkarmamız lazım. Köprü insanı olmanın gerekliliklerinden biride, karşındaki ile çok boyutlu bir alışveriş bağı kurabilmektir. Maddi ve manevi bağlamda birbirinden faydalanmak ve olumlu yönlerini örnek almaktır. Keza biz onlardan disiplini ve çalışma azmini öğrendik, ama karşılığında sağladığımız iş gücü dışında ne verebildik? Mesela bizdeki aile bağlarına tam anlamıyla özendirebildik mi? Gerçi biz bağlarımızı nekadar ayakta tutabildik ki, değilmi?
Dünyada rant çarklarınca desteklenen tüketim toplumu olgusu, bizi yalnızlığa iten başlıca sebeplerdendir. Bencilleşen toplumlar birbirinden kopuk, sadece çıkarları doğrultusunda hareket eden gruplar haline gelmektedir. Çıkar ilişkisi denilen olay tamda bu durumu özetler biçimde. Yani avrupalı noel, yılbaşı ve paskalya dönemleri dışında kendi ailesi ile sağlıklı bağlar kuramamakta. Vahim olanı ise, bu durumun noksanlığını dahi hissedememesidir. Neden? Çünkü normal olan budur diye düşünüyor. Kendi ailesini takmayan, külfet olarak algıladığı yabancılarla neden bir bağ oluştursun ki? Asıl kilit soruda bu zaten…
Göründüğü gibi mesele birden fazla boyuta sahip. Gelecek yazılarımda bu denklemin neresinde durmamız gerektiğiyle ilgili birçok noktayı, naçizane aydınlatmaya çalışacağım.
SÜZGEÇE TAKILANLAR
„Köprü insanı olmak, sadece senin karşıya geçebilmenden değil, asıl karşıdakinin senin tarafına gelebilmesini sağlamaktan geçiyor. Kültürel kaynaşma ve hoşgörü ortamının oluşması ancak böyle olur!“
Bana her türlü fikir ve görüşlerinizi ulaştırabileceğiniz irtibat bilgilerim:
ahuysa@gmail.com
twitter.com/ahuysa
